kendimce... kendimden... yazabildiğim kadarıyla... aklıma takılanlar...

22 Mayıs 2011 Pazar

bilincin hortlar...

  Zaman hızlı geçiyor. Küçükken çok kızardım böyle diyenlere. Ben günleri ay gibi geçiriyorken bu insanlar neden zamanın hızlı geçtiğinden dem vuruyor diyordum. Öyle değilmiş, ölüme yaklaştığın her gün kısalmaya başlıyormuş. Aslında sorun bizde değil, bir göz yanılması da yok ortada, sadece oyunun kuralları bunu gerektiriyor...  Bazen pazara gidersin, bir manavın önünden geçersin, gözüne bir meyve takılır, kendi kendine söylenirsin "epeydir yememiştim ben bundan" diye ya da bir markette hep önünden geçtiğin fakat  gözüne ilişmeyen bir yiyecek çeker canın, epeydir yememişsindir ya da bir tatlıcının önünden geçerken farkedersin epeydir baklava yemediğini. bunlar olmadan da yaşadığını farkedersin, önemsiz ya da gereksiz gibi gelir. Aşk da öyledir ayrılıklardan sonra. Unutursun, en son ne zaman konuştun, en son ne zaman "seni seviyorum" dedin, hatırlamazsın. Bilinç altına atmayı başarırsın bazen, çünkü en yakın dostun yalnızlıktır ve onunla zamanı öldürürsün.
  Sonra bilincin hortlar, şimdiye kadar unuttum dediklerin öylece karşına dikilir. Bir arasam mı dersin? Garip şekilde, garip zamanlarda aklına takılır, rüyana girer. Halbuki epey olmuştur o gideli ama gel gör ki hayat yine sana oyun yapıyordur!

22 Nisan 2011 Cuma

vize sonrası...

  Vize sonrası üniversite öğrencileri genelde evlerine giderler. Hem yaşanan stresi biraz olsun üzerilerinden atmak için hem de aile özlemini dindirmek, memleket kokusunu unutmamak için evin yolunu tutarlar.
  Eve gitmeden önce ne zaman gelineceği anneye ya da babaya müjdelenir. Sonra eve gidince nelerin yapılabileceği ortaklaşa planlanır. Yapılacak yemekler, gezilecek yerler, ziyaretler hepsi bellidir. En güzel yemekler öneceden sipariş verilir, sarmalar, dolmalar hazır edilir. Üniversite evlerinde ya da yurtlarında sıradanlaşan makarna çorba ikilisi yerine anne elleriyle yoğrulan pastalar, börekler ve lezzetli yemeklerle öğrenci evin kıymetini bir daha anlar.
  Eve gelmenin sabahında anne hazırlıklara başlar, etrafı toplar, yemekleri yapar. Eve gelecek olan çocuk besleyip büyüttüğü değil de sanki bir devlet büyüğüymüşcesine kırmızlı halılarla karşılanır. Telefonlarda giderilen hasretler boyunlara sarılarak süzülür. İlk başlarda en güzel kelimelerle birbirlerine hitap ederler, can sıkılamamaya özen gösterilir, tabi bu uzun sürmez. Anne anne olduğunu, çocuk da çocuk olduğunu hatırlayınca ufak tartışmalar da o kısacık bir haftaya sığar.
  Tatil hemen biter. Sayılı gün çabuk geçer derler ya ondandır. Koşa koşa gelinen evden baş önde uzaklaşılır. Annenin bayram sevinci cenaze törenine döner. Çocuğun saray sevdası da zindana geri dönüşle biter. işte bunun gibidir...

7 Nisan 2011 Perşembe

kendimden...

  dışarıda yağmur, ıslanmayı göze alamıyorum. ama gitmem gereken bir ömür var. keşfetmem gereken hayat var. çıksam ıslanacak, çıkmasam hayattan mahrum kalacağım. korkuyorum. kendime kızıp "hadi çık dışarı" desem de olmuyor. düşünceler yine beni olduğum yere sabitliyor. kendimden kurtulamıyorum...
  yeni oyun... çoğu zaman seçme şansın yok. "ben oynamak istemiyorum" desen de çoğu zaman oyunun içinde bulursun kendini. bazen de beklersin. kendince tartarsın, iyi mi, kötü mü? "başarır mıyım?" dersin. eğer cevabın hayırsa uzaklaşır, kaçarsın. kendine vereceğin bir şansın yoktur. "ya yine üzülürsem, ya bu da eskisi gibi olursa" için seni yer bitirir. sen de vazgeçer, oynamazsın.
  sen oynamayınca oyun ortadan kalkmaz. bu sefer başkaları oynar sen seyredersin. korkup katılmadığın oyunda senin için de kararlar verilir. birşey yapamazsın. çünkü, baştan yenilgiyi kabul etmişsindir...

3 Nisan 2011 Pazar

beraber yaşlanmak...

  sustu... sessizlik evreni kapladı. kulağımda bitmek bilmeyen bir çınlama var. şaşırmıştı o da. beklenmedik bir
zamanda olunca şaşırır ya insan, işte öyleydi. buna ne o hazırdı ne de ben, ama söylemiştim işte. "benimle evlenir misin?"...
  sade bir cümle değildi bu. öznesi, yüklemi olan öylesine bir cümle değildi. içini açtığında bambaşka bir dünya barındıran  sihirli bir cümleydi. perinin eline geçse masal, cadının eline geçse kabus bir hayata kapı açan cümleydi o.
  "evet" dese belki çocuklarımız olacaktı, belki hayatımızın en güzel zamanlarını beraber yaşayacaktık. aynı yastıkta olmasa da hani yanyana kocayacaktık. dünyaya gözlerimizi beraber açmasak da, beraber kapatmak için dua edecektik.
  olmadı... beraber yaşlanamayacağız. şimdi sen başka biriyle evli, başka birinden çocukları olan ve başka birinin omuzunda geçecek bir ömür koydun aramıza. kıyında duramayacağım dalgalarla fırlattın beni okyanusa...

29 Mart 2011 Salı

bir kız...

  Uzun ve yorucu bir günün ardından evdeyim. Beni bu kadar yoran şehre penceremden tekrar bakıyorum. Herkes kendi halinde, bazı evlerin ışığı açık, bazı evlerin pencereleri. Hava sıcak, kimileriyse balkonlara doluşmuş. Bense şehirden öcümü alırcasına etrafı seyrediyorum.
  Bir ev, bir oda, bir pencere...
  Farkında olmadan birkaç dakikadır karşıdaki eve baktığımı anladım. Gözüm takılmıştı. Bir kız oturmuş öylece karşısına bakıyordu. Önce karşısında biri olduğunu düşündüm, sonra o kıpırtısız halinden evde kızdan başkası olmadığını anladım. Televizyon koltuğuna benzer bir koltukta oturuyordu. Belli belirsiz görünen dumandan bir sigaranın yandığı belli oluyordu. Koltuğun önünde masanın üstündeki küllüğü dolduran izmaritlerden da kızın epeydir orada olduğu da anlaşılıyordu. Kızın bir sorunu olduğu başından beri fark ediliyordu.
  O kızı seyrederken kendi yorgunluğumu unutmuş acaba ne yaşamış onu düşünüyor, bir yandan da onun için üzülüyordum. Bir süre sonra kız masanın üzerinde duran telefona yöneldi. Galiba saate bakmıştı, üzgün tavrıyla tekrar telefonu masanın üstüne koydu. İçeri geçip üzerimi değiştirdim. Ama aklım kızda kalmıştı. Tekrar pencere kenarına geldim. Işığım kapalıydı, beni kimse göremiyordu.
  Kız hala aynı yerde duruyor, hala o donuklukla karşısına bakıyordu. Sonra aniden telefona yöneldi. Belli ki beklediği telefon gelmişti. Açtı. Ses gelmiyordu ama çok hararetli bir şeyler konuştuğu her halinden belli oluyordu. Hatta bir ara ses bana kadar bile geldi. Ağlıyordu. Bağıra bağıra ağlıyordu. Elindeki telefonu olanca hızıyla, bir süredir donuk donuk baktığı duvara doğru fırlattı... Tüm şehir sessizliğe gömüldü. Kız oturduğu koltuğa kıvrılmış, ağlıyordu.
  Ne olmuştu? Neler yaşanmıştı? Telefonda konuştuğu kimdi? Sevgilisi miydi, yoksa kocası mı? Yoksa evden kaçtığı için kızgın olan babası mıydı? Yoksa abisi miydi onun peşindeki? Kim bilir?

24 Mart 2011 Perşembe

kısır döngü...

  Yaşananlar, dünyanın hali beni hayattan koparıyor. Hayatı anlamsızlaştırıyor. Hep aynılık hissi. Dünya hep aynı hesapların peşinde koşan insanlarla, hep aynı dramı yaşayan mazlumlarla örtülü sanki. Hep ayıu senaryo oynanıyor, biz de hep seyreden oluyoruz. Bir yanda Libya, Bahreyn,Yemen, Suudi Arabistan, Suriye, bir yandaysa bitmek bilmeyen türban ve özgürlükler kıskacında Türkiye...
  Bildik senaryoları ayrı gibi önümüze koyamaya çalışıyorlar, bunu yaparken de hem görsel hem de işitsel medyayı buna çok güzel alet ediyorlar. Hani derler ya "delinin biri kuyuya bir taş atmış, 40 akıllı çıkaramamış" durum o misal. Her şeyi tartışalım edasıyla televizyona çıkıyorlar koca koca insanlar. Tamam tartışında bir bakın neyi tartışıyorsunuz, neye hizmet ediyorsunuz!
  Bizi hep seyirci zannedenler az sesimiz çıktığı zaman da bizi alt etmeye çalışıyorlar. Şu da bir gerçek ki o sesi çıkardığımız zaman yanımızda kimse kalmıyor. Biz Don Kişot, onlar yel değirmeni.
  Bu olanlarla birlikte, gazetecilerin tutuklanması olayı da var. Bu olaya da her açıdan bakılıyor, özellikle gazetecilere özgürlük açısından. Evet, haklılar, tabi ki gazeteci tutuklanmamalı, ama şu da unutulmamalı bu medya "ıslak imza" davasında nasıl sahte imza atılabileceğinin etütünü verdi. Sonra o imza gerçek çıkınca da mahçup duruma düştüler! Genelkurmay başkanı kağıt parçası diye yalanladı, bunu da bizi inandırmaya çalıştılar. "korkmayın, bu lav boş" diyen genelkurmay başkanını televizyon artisti yaptılar. Ama sonrasında bu acele hareketleri karşısında utandılar, çünkü yargı yine haklıydı.
  Bekleyelim görelim tüm olanları. Ama bu kısır döngü altında, herşey kabak tadı vermeye başladı. Bende de bir bezginlik. Seçime kadar yine yalanlar, atışmalar, tartışmalar dönecek, sonrası herşey unutulacak. Dünyaysa başka bir alem...

10 Mart 2011 Perşembe

yine yeniden...

  Ayrı kaldık, ayrı düştük bir zaman. Giderken söylemedin de neden ayrıldın, neden gittin? Gitmiştin, bildiğim sadece buydu. Bana sırtını dönerek gitmiştin. Arkandan bakakaldım. Dur diyecek gücüm de yoktu. Sesim kısılmış, yokluğun hayatı dondurmuş...
  Kapatmıştın tüm pencerelerini, tüm perdelerini... Yüzünü karanlığa dönmüş, gölgeni bile benden saklamıştın. Olsun... Umut beslemek zaten böyle bir şey değil midir? Ben yine bana geleceğini, yeniden beraber olabileceğimizi düşündüm. Umutluydum. Ardında kalan tek şeydi o. Belki bana arkadaş, belki acıyı katmerleyen...
  Geldin mi şimdi? Bilmiyorum. Gidişin de hani sebepsizdi ya o yüzden bilmiyorum. Ben bekliyorum. Gün gelir, zaman gelişini gösterir. İşte onu bekliyorum...